Gözlerini gözlerime dikmiş…
Kaçırıyorum, yine buluyor…
Sen, sen bana dokunuyorsun” dedi.
Yüreğimde bir yerleri acıtıyorsun , ama anlatılmaz güzellikte bir şey.”

Tanrım, bir şey olsa…
Aygaz kamyonu falan geçse…
Aniden ceviz iriliğinde dolu yağmaya başlasa…
Bu romantik ortamın içine etse…

Ne oldu bu adama, neler söylüyor…

İyi ki varsın.. İyi ki…
Neye benziyor biliyor musun?
Eskiden kaldığım yurtta camlar, içerisi dışarıdan gözükmesin diye beyaz yağlıboyayla boyanmıştı..
O boya tabakasındaki küçücük bir delikten bakınca dışarıyı görüyordum ben.
Hele baharda, öyle güzel gözüküyordu ki.
İşte seninle olmak, o bembeyaz ya da siyah şeyin ortasında küçücük bahara bakan deliği bulmak gibi.

İşi şamataya vurmalıyım, yoksa fena olacak.
Bu havada hayatta dolu yağmaz.
Aygaz kamyonu filan geçeceği de yok.
Adam resmen yerli film replikleri atıyor.
Hayır, ben ters biriyim, inanamam hemen, dökülürüm, kırılırım, betonlara çakılırım, alışırım, asıl benim canım acır.


Yerli film… Evet… Yerli film…
Misilleme olarak yeşilçam öykülerinin değişmez repliğini attım…

Bırak bu lafları kim bilir kaç kıza söylemişindir sen bunları yalancııııı.
Esprime güldü… Güzeel… Ardı arkasına zincirler, konuyu dağıtırım…

Gülmesi bitince, “bu da senin numaran” dedi.
“Zırhın delinsin istemiyorsun. Hesapta hiçbir şeyi ciddiye almıyorsun.
Aslında sana göre hayat o kadar ciddi ve acıklı ki..
Böyle bir numaraya gerek yok. Koy ver gitsin kendini.”
Gözlerime nasıl da güzel bakıyor…

Beni tanıyıp bildiği halde saatlerce inanılmaz sevgi sözcükleri sıraladı.

Ben ise ona yerli filmlerin değişmez repliklerinden attım durdum.
Hatta bir ara ayağa kalkıp ‘ayy-gaaz’ diye bile bağırdım…
Sözünü ettiği yağlıboyada ki küçük delikten zırhımı açmasına asla izin vermedim.
Yıkılmadım, yavşamadım, kendimi asla açmadım.
Netice de ben değişemezdim..

Korkacak bi şey yok” dedi… Ben sana ne yapabilirim ki?

“Çok şey” dedim.


Sonra…
Sonra, yine yerli filmlerdeki gibi takvim yaprakları uçuştu…
Günler birbirini kovaladı, zaman uçtu gitti..

Ben onu hiç aramadım… Bir gün aklıma fena düştü, aradım…
Aslında aramadım… Telefon açtım.

O, ‘alo… alo’ dedi, ben sustum…
Aniden, “susarken bile senin olduğunu anlayacak kadar tanıyorum seni” dedi…

Anlamıştı…
Aslında belki de tek sorun, gerçekten anlamasıydı…
Ne fena diil mi? diye sürdürdü.
İnsan hep çok sevilsin diye uğraşır… Sevilince de ödü patlar...
Sustum…
 Belki de sen haklısın, o zırh ne kadar kalın olursa, o kadar iyi…
Artık arama, olur mu? “ dedi.

Ve sakın üzülme…
O öyle lanet bir zırh ki; sen bile içeriden delemezsin.”
Yine sessizlik… Derken, Ediz Hun gibi son cümlesini söyledi…
Hesapta kendini koruyordun ama yine acı çekiyorsun…
Boş ver…
Ne diyorlardı…
Gençsin, unutursun.”

Genç miyim, unutur muyum?..
Telefonu kapadım…
Sokağın köşesinden, yırtınarak bir aygaz kamyonu geçip gitti..

Zeki Müren- Kahır Mektubu

Zeki Müren’e inanıyorum ben..

ben Zeki Müren’le dertleşmeye kaldığım yerden devam ediyorum; “sorma ne haldeyim sorma kederdeyim… “

- Duran Adam -

bu gece Zeki Müren gecesi
bu gece Zeki Müren’le dertleşme gecesi

bu gece 2 kat mahvolma gecesi